Ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda…
Nazım Hikmet daha belki kavuşmadan da evvel bildiği ayrılığı bir elin avucunda görür. Ancak bir şaire yakışır olan bu görme kapasitesi kendisini bir el üzerinden var etmiştir. Şairane bir üslupla seyirciye bir arayışı anlattığı ilk bakışta belli olan “bedenimi kaybettim” filmi bu anlamda bir vedayı da yanında taşımaktadır.
Vakitleri yakalamak istiyorum, parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının…
Naoufel’in elleri zamanı yakalamak için anlara mikrofon uzatıyor. Bir ses kayıt cihazı ile anıların seslerini kaydeden Naufel’in mikrofonu tutan ellerini görüyoruz, kumlarda iz bırakan, güneşi kavramaya çalışan, sineği yakalamaya çalışan ellerini… Bu anıları hatırlatan el mi yoksa zihin mi anlamadan; parmaklarına dolanan zamanın, zihnine altın tozları gibi serpiştirdiği kesitleri izliyoruz. Bunun izini sürmek bir noktada o kadar zorlaşıyor ki baktığımız, anımsayan Naoufel’in hikayesi mi yoksa zihni olan bir elin anılarını takip ederek bedenini aramasının hikayesi mi ayrıştıramıyoruz. Burada film izleyiciyi ancak bir ayrışma sahnesi ile kurtulabileceği bir gerilimin içine sürüklüyor ve böylece birleşmenin getirmesini umduğumuz rahatlamaya Naoufel ile El’in nasıl ayrıştığını gördüğümüzde kavuşuyoruz.
Sen el resimleri yaparsın Abidin…
Kör ışıkta aklımdan sahneler, gözlerimin önünden jenerik geçerken Nazım’ın mutluluğun resmini sorduğu Abidin’den en nihayetinde balıkçı Nikolas’ın ellerinin karakalem resmini istediği “Saman Sarısı” şiirini hatırladım. Şairin bahsettiği mutluluğun bağımsızlığa yakın seyrettiğini düşündüğümde çağrışımlarım beni kelepçeli ellere götürdü. Eli kolu bağlı olmak; hareket kabiliyetinin tamamen kısıtlanmasına karşılık kullanılmaktadır ancak kısıtlanan aslında yalnızca ellerdir. Tüm kesitlerinde Naoufel’in hatıralarının başrolünün El olduğunu gördüğümüz film için Naufel’in geçmişine ellerinden bağlandığını hatta kelepçelendiğini söyleyebiliriz.
Açılış sahnesinde sinek yakalamaya çalışan El’i görüyoruz ve babasından konu ile ilgili bilgi alışını. Sinek her seferinde kaçıp gidiyor ve bu kaçışın önemini Naufel’in düşlemlerinde fark ediyoruz. Sinek bir geyiğin başına konuveriyor ve huzursuzlanan geyik ormanın içerisinden asfalt yola atlıyor. Bu sırada ailesi ile beraber yolculuk yapmakta olan Naoufel mikrofonunu camdan dışarı uzatmış, tekerleğin çıkardığı sesleri kayıt ediyordur. Babası kendisini elini içeri alması konusunda ikaz etmek için döndüğünde yola atlayan geyiği göremez ve kaza gerçekleşir. Nihayetinde annesini ve babasını kaybeden Naoufel depresif duygunun hakim olduğu ileriki yaşantılarında tekrar tekrar bu anıya döner.
“Ve sorularım ne çoktu benim, ellerim her taşın altını kuşkuyla arardı” diyen Ahmet Erhan dizelerini hatırlıyorum. El arıyor her taşın altını kuşkuyla; ya sineği yakalamış olsaydı? Camdan sarkmamış olsaydı El? Film boyunca birkaç kez seyrettiğimiz bu sahne El, ailesi ve sinek arasında bağlantı kurmamıza yardımcı oluyor ve bu bağı ise ses kayıt cihazı taşıyor. El, ses kayıt cihazının tuşuna her dokunduğunda bu üçlü arasındaki bağlantıyı seziyoruz.
Elda Abravaya çocuğun gerçekliği henüz tanıyamadığı bir noktadan tam anlamıyla kabul ettiği noktaya yolculuğuna aracı olan nesnenin Winnicot’un “Geçiş Nesnesi” olduğunu belirtir (Abrevaya, 2011). Winnicott (1965) geçiş nesnesini çocuğun bir nesneyi yaratma, keşfetme, tasarımlama kapasitesi dolayında tanımlar. Bu nesne bakımverenden (anneden) ayrışma sürecinde çocuğun yaşadığı depresif kaygı karşısında kendisini yatıştırabilmesi işlevini üstlenir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Naoufel’in ses kayıt cihazını geçiş nesnesi olarak tanımlamak mümkündür. Nesne ailesi ile kendisi arasındaki bağı koruyan olarak taşınmaktadır ancak travmatik ayrılık sahnesi geçiş dönemine dair kaygının tasarımlanmasını güçleştirmektedir ve aracı nesneye yönelik yatırım, nihayetinde yönelmesi gereken egoya dönemediğinden bölünme düzeneğinin yerini bastırmaya bırakması zorlaşır (Vahip, 1993). Dolayısıyla beden sınırlarının ve parçalarının keşfedildiği çocukluk sahnelerinin bilinçdışındaki işlenmemiş çiğ tasarımları kendini bilinçte göstermektedir. Naoufel’in dürtülerle bağını kesmiş somut gerçeklere dayalı düşünce biçimi sembolleştirmeden uzaktır ve düşlemsel dünya ile bağını kesmiştir. Fakir önbilinç çalışması ruhsal tasarımlar üzerinden çağrışım yapma, düşünce geliştirme ve öteki ile ilişkilerini geliştirmeye yönelik süreçlerde olumsuz etki göstermektedir.
Dürtü dünyasının soğukluğu Naoufel’in hayatında tasarım zenginliklerinin yerini monoton ve heyecandan yoksun bir düzene bırakmasına sebep olmuştur. Ailesini kaybettikten sonra başka bir ülkeye akrabalarının yanına gönderildiğini gördüğümüz Naoufel’in ilk yetişkin anısını izleriz; pizza kuryesi olarak çalıştığı iş yerinde geciktirdiği sparişler yüzünden azarlanan Naoufel’in özür dilerken eli ağızındadır.
…bir kapının ötesinde bir kadın gülümsüyor
Sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır…
İşlemlenmemiş bilinçdışı tasarımların huzursuzluğunu Naufel’in eline yüklediğini görürüz. Geç kaldığı bir spariş teslimi sırasında elini gözetemediğinden duran bir arabanın camına çarpar. Müşterinin evine vardığında kırk dakika gecikmiştir ve diyafondaki sesin ona sitemini dinleriz. Oldukça naif bu sesin verdiği komutlara uyup da kapıyı açamayan Naoufel girişte kalır ve henüz başlamış olan yağmurun dinmesini bekler. Diafondaki ses geri gelir ve Naoufel’in motorunu oturduğu kattan gördüğünü belirttikten sonra onunla sohbet etmeye başlarlar. Geçirdiği kazayı motorundan anlayan ses Naoufel’e nasıl olduğunu sorduğunda, Naoufel’in yetişkin yüzünde ilk defa ifade görürüz: şaşkınlıkla açan güller…
Çocukluk anılarından babasıyla ilişkisinden astranot ve annesiyle ilişkisinden müzisyen olmayı arzuladığını anladığımız Naoufel gökyüzünde olmaya meraklıdır. Üst katlardan yağmurun sesinin nasıl duyulduğunu sorduğunda ses ona yalnızca rüzgarın duyulduğunu, orada bir igloda gibi hissettiğini söyler. Naoufel sesin duygusuna eşlik ederken ön kapıdan giren yaşlı kadın sesten kapıyı açmasını rica eder ve onunla kısa bir diyaloğa girer. Naoufel bu sohbetten birkaç bilgi edinir: İsmi Gabrielle’dir. Bir kütüphanede çalışmaktadır. Kendisinin kapıyı açamamasının sebebi iki kanatlı kapının yanlış tarafını zorlamasıdır.
…tuttum elinden yürüdük
Yürüdük güneşin alnında karları çatırdata çatırdata…
Uzun telefon görüşmeleri sonucunda Gabrielle’nin hangi kütüphanede çalıştığını öğrenen Naoufel onu takip etmeye başlar ve yaşlı amcasının marangoz dükkanını keşfeder. Yakalandığındaysa gözüne ilişen eski bir, eleman aranıyor, ilanına başvurmak için orada olduğunu söylemek zorunda kalır. Bir şekilde artık işlemiyor gibi görünen dükkanın çatı katında yaşamaya başlar ve böylece Gabrielle’yi daha sık görme fırsatı yakalar. Ne var ki dükkana gelip giden Gabrielle, Naoufel’in orda olmasına ve sağlığına dikkat etmeyen amcasının hala çalışıyor olmasına kızgındır.
Amcası ve Gabrielle arasındaki bir tartışmaya kulak kabartan Naoufel “el işçiliği” olarak tanımladığı ve hala acemi olduğu marangozluk mesleğini öğrenmeye çalışmaktadır, dikkatsizliği sebebiyle tahtaları devirir. Eline kıymık batmıştır ve Gabrielle ona yardım eder, elini bandajlar. Böylece konuşmaya başlayan ikili kütüphane ve kitaplar üzerinden bir iletişim kurarak arkadaşlıklarını pekiştirirler.
Bu sırada Naoufel, kaldığı çatı arasından yürüyerek ulaştığı bir yüksek binanın tepesine ilk ürününü inşa etmeye başlar: bir iglo. Akşamında Gabriellle ile beraber davetli oldukları kuzeninin partisine gitmeden evvel Gabrielleye bitirdiği igloyu göstermek ve ona o akşam konuştuğu pizzacı çocuk olduğunu söylemek için bir buluşma ayarlar ancak işler istediği gibi gitmez. Gabrielle tek yakını olan amcasının hastalığı yüzünden çalışmasına karşıdır ve Naoufel’in kendisiyle yakınlaşabilmek için amcasına yalan söylemiş olduğunu anladığında onu bencillikle suçlar ve terkeder. Burada Naoufel’in tasarımlayabilme kapasitesinin fakirliği bir kez daha dikkat çeker, nasıl ki Gabrielle ile ilk yakınlaşabildiğini düşünmek için bir kıymık aracı olduysa ve ona dokunabildiyse onu iyi hissettirmenin yolunun da dile getirdiği gibi çatıdaki iglodan geçtiğini düşünmektedir. İşlemsel düşünce, dolayısıyla tasarımlamaya dair zorluk geçiş nesnesinden ayrıştırmayı zorlaştırmaktadır.
…yitirdim ansızın seni
oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda
elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını
yitirdim avucumda sonra elini…
J. Chesseguet-Smirgel (1975) insanın yitik tamlık duygusunu kendisine zarar vermeden bulmasının ancak ikame bir nesneyle, aşık olma durumunda mümkün olduğunu söyler. Her içsel ya da dışsal güçlüğün ödipal çatışmayı yeniden yaşattığı önkabulüyle düşündüğümüzde her genital konumlanış, ödipal aşka yani ilk aşk modeline işaret eder. Annesi ve babasının onu görmek istedikleri yerde olmayı amaçlayan Naoufel, şimdi sevgi nesnesinin olmak istediği yerde belirmeye çalışmaktadır.
Çocuğun ayrılık kaygılarını geçiş nesnesiyle başaçıkılabilir kıldığı ancak benliğin intrapsişik yollarla gereksinimlerini karşılamakta zorlandığı yanılsama alanında Naoufel, henüz tanımaya başladığı kendi duygularını diğerlerininkinden ayırmakta zorlanmakta ve onları kendininkiyle eşleştirmektedir (Winnicott, 1965). Gabrielle’nin tutumu neticesinde bu ayrıklığı deneyimleyen Naoufel’in anlamlandırmaya dair güçlüğünü gittiği partideki tavrından anlarız. Talat Parman (2003) suçluluk duygusunun suçtan önce varolduğunu söyler; kendisine yer bulamayan bu duygu suçu yaratır ve içsel gerilimi dindirir. Naoufel’in anlamlandıramadığı terk edilmenin getirdiği gerilim parti boyunca kendisini göstermektedir ve çıkardığı bir kavgada dövülmesiyle son bulur.
C. Parat (1996) aşkı bu ödipal kaynakların yanı sıra ayrılık travmalarının yeniden yaşanmasının eş zamanlılığıyla ele alır ve aşık olmanın biraz da bu travmaları etkisiz hale getirmeye yönelik olduğunu belirtir (referans). Ne yazık ki Naoufel için durum böyle olmamıştır ve Gabrielle’nin terk edişi “sonradan etki” ile birincil travmayı tetiklemiştir.
…sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı…
Naoufel mesaiye başladığında önceki geceden yorgun ve bitkindir. Eski tek düze ve heyecandan yoksun hayatına ait Naoufel geri gelmiş gibidir; bir ara nesneden diğerine geçmeye dair çabası hüsrana uğraşmıştır. Üstbenlikte görülen bu kayıp ideal benliğin sertleşmesine işaret edebilir der Elda Abrevaya ve bu kişinin pasif olarak gerilemesine müsaade etmeyerek somatik bir çöküş ortaya çıkarır (2011).
Ahşap doğrama makinasının başına geçen Naoufel. Makinenin etrafında dolanıp duran sinek yüzünden işini yapamaz ve sineği yakalamaya girişir. Bir dikkatsizlik(!) anında bileğindeki saati makinaya kaptırır ve saatten çıkaramadığı eli bedeninden ayrılır. Bu saat Naoufel’in babasının saatidir. Smirgel (1975) benlik idealinin gelişimi makalesinde babanın erkek çocuğun ben ideali haline geldiğini belirtir.
Naoufelden çıkan el, bir dolapta uyanır ve film boyunca onu bulmak için mücadele eder. Nihayetinde iglonun olduğu çatıya varmak için bir şemsiyeye tutunarak uçan elin gördüğü astronot imgesi bize baba ile bağlantı kurdurmaktadır. Babanın dolayısıyla elin ideal bene göndermesi Naoufel’in filmin başından beri süren ve somatik bir yıkılma ile son bulan benlik ile ideal benlik arasındaki gerilimini düşündürmektedir. W. Reich (1972) bu gerilimden suçluluk doğduğunu vurgular ve artık diyebiliriz ki elini kaybeden Naoufel, suçluluğun getirdiği bu gerilimi bir ceza ile sakinliğe erdirmiştir.
Çatı katındaki odasını toplayıp Gabrielle ile en son bıraktıkları gibi duran igloya ulaşır Naoufel, elinde ses kayıt cihazı vardır. Kaydetmiş olduğu kaza sahnesinin seslerini tekrar tekrar dinler ve en nihayetinde kazadan hemen öncesindeki seslerde cihazı durdurup, kasedin üzerine kayıt yapmaya başlar. Mikronu kablosundan yakalayıp çevirmeye ve rüzgarın sesini kaydetmeye başlar. Cihazı çatıya bırakır ve filmin başından beri çatıdan izleyip durduğu vince doğru koşmaya başlar…
Geçiş nesnesini ardında bırakmıştır. İzleyiciyi yine beceremeyeceğini düşündürmesine rağmen vincin üzerinden manzarayı izlediği sahne ile ayrışabildiğini görmenin rahatlığına erdrir. Bir sevinç çığlığı atar. Arzusunu yerine getirebilmiş olmanın doyumunu yaşar. Sanki hep bir başınaydı Naoufel ama ilk defa eksik değildi, diye düşünüyorum kör ışıkta gözlerimin önünden jenerik aklımdan sahneler geçerken, yönetmen Jeremy Calpin’in ellerini düşünüyorum ve tabii başımın belası saman sarısı;
…bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağarayı ilk bizonu çizdiğin-
den beri…