Avarya – Odalara Sığamayanlar

Avarya – Odalara Sığamayanlar

Bir terapist hatta psikanalize biraz kulak kabartmış herkes, kendine aşina olma/kendi kendinin kaşifi olma gibi fantezilerin bizi terapi koltuklarına/divanlara götürdüğünü biliyordur. Ancak bu kendine yolculuk elbette pek kolay bir iş değildir ki

“Ben gerçekten çok sıkıldım ve yoruldum. Haftalardır senin saçma sapan bahanelerini dinleyip duruyorum. Yüzlerce, belki de binlerce yıldır aynı havayı soluyorum. Bana huzur veren bu odanın kokusu bile artık beni hasta ediyor…”

Açılışı terapi odalarından tanıdık olduğumuz bir konuşmadır. Bir hastanın terapistine/analistine yakınması gibi. Hatta cümleyi şöyle çevirebiliriz belki:

“Ben gerçekten çok sıkıldım ve yoruldum. Haftalardır/aylardır/yıllardır kendi saçma sapan bahanelerimle başa çıkmaya çalışıyorum. Bana çok uzun gelen bir zamandır aynı problemleri yaşayıp duruyorum. Bana başta huzur veren bu oda artık bana hasta hissetiriyor…”

Bu oldukça yavan “hastanın söylediği-terapistin duyduğu” çevirisini biraz daha detaylandırmak isterim.

1900’lerin başında Freud “Benlik-ego kendi evinin efendisi değildir” görüşü ile insanlık tarihinde bir narsisistik kırılmaya aracı olur. Bununla kabaca şunu demek ister: kendimiz bildiğimizden ibaret değildir ya da kendiliğimiz bizim bilgimiz dahilinde işlemez. Bu zamana kadar kendini düşünsel anlamda bütün varlıklardan üstün gören insan, kendi tümgüçlülüğünün kırılması ile aydınlanır.

Freud’a göre ego/benlik başlangıçta, topografik kuramın bilinç yüzeyi ile ilişkilidir ve dürtülerin açığa çıkardığı içsel uyarımların kendilerine dışarıda bir yer bulabilmeleri (çocuğun memeye gitmesi) veyahut bastırılmalarından (yemek verecek kimse olmadığı zaman aç hissetmemek gibi) mesuldür. Psikanalitik çalışma ortaya çıkar ki bastırılmış olana dair bilinç düzeyinde bir bilgi hakimiyeti yoktur, hasta gelir ve vaziyetini şöyle açıklar: “ben zaten hiç acıkmam” ve bunu bilinç düzeyinde yapmadığını biz biliriz fakat o bilmez. Öyleyse bilinçdışı olan bilince etki etmektedir. Bunu direnç olarak yorumlayan (çünkü ben bakımdan yoksun kaldım demek hiç de kolay bir iş değildir) Freud, direncin de kaynağının bilinemediğini belirterek benin bir kısmı bilinçdışıdır ilişkilendirmesini yapar.

Kuram sonrasında bilinçte çalışan kısmın ego o ve biliçdışı gibi çalışan, zihnin/benin karanlık kısmının id olarak adlandırılması ile devam eder. Dolayısıyla egonun/benin bastırma ya da diğer dirençler aracılığıyla bilinçdışına uzanan yanı, yani id, birbirinden bağımsız değildir. Öyleyse diyebiliriz ki egoya dair/bene dair bastırılmış olanla, id yoluyla iletişim kurabiliriz. Freud da bunu şöyle anlatır “Birey ruhsal bir id’den ibarettir”.

Neyin bilinçdışı neyin bilinç malzemesi olduğunu nasıl anlarız öyleyse? Bu noktada devreye rüyalar, sakar eylemler (dil sürçmeleri), aktarım karşı aktarım gibi psikanalizin malzemeleri girer. Bu hastanın kendi deneyimlerininden doğru şekilllenen tecrübeleri, içselleştirmeleri ile ilişkili olarak değişiklik gösterir. 1914’de “Hatırlama, Tekrarlama ve Derinlemesine Çalışma” metninde belleği bir kütüphaneye benzetir. Bu kütüphanenin belli bir merkezi ve farklı yolları olduğunu, farklı şekillerde bağlanan bu yolların farklı yerlere açıldığını söyler. Hastanın serbestçe ifade ettikleri aralarında belli bir bağ yokmuş gibi gözükseler de terapi odasının sabitliği ve terapistin dinleyişi ile farklı anlamlar ortaya çıkarabilir. Dolayısıyla seans odasının kendi zamansallığı vardır. Bu hastanın ruhsallığı ile şekillenmiş ve ilişkilenmiş bir zamansallıktır. Seans odası sabittir, nötrdür; saat sabittir, ücret sabittir, yani kısaca çerçeve vardır, çalışmanın kuralları vardır, terapistin sabitliği de odanın malzemelerinden biridir -insanlığını gözardı etmeden- ve bu sabitlik zamansallığa hastanın şekil verebilmesine izin verdiğinden terapiste şunu söyleme hakkını tanır: “burası sizin ile ilgili”

“Bu oda aslının birebir aynısı, kitapların arasında unutulmuş toz tanelerine kadar her şey dünyada bir zamanlar nasılsa şimdi de öyle.”

Böylece eğer karakterin odanın sabitliğinden ve ona sürekli kendi çaresizliğini anımsatmasından bıktığını anlatması terapi odasında bir hastayı anımsatıyorsa robot da bütün sabitliği ve nötrlüğü ve aslında odanın onun kendi gerçeği olduğuna olan bütün işaretlemeleri ile bir terapisti çağrıştırmaktadır diyebiliriz.

Şimdi hastanın bütün bu bilinçdışı fantazilerinin dolduğu seans odasında terapist ne ile sorumludur. Orada olmakla, analizi sürdürmekle. Bu da pek kolay bir iş değildir. Çünkü burada terapiste hastanın aktarımını taşıma ve kapsama görevi düşer. Aktarım derken ne kastediyorum: geç kalan hasta örneğinden düşünecek olursak hasta “Siz benim koşullarımı görmüyorsunuz, ben gelmek istiyorum ama iş yerinden erken çıkamıyorum, yolda sürekli trafik oluyor, işte siz beni anlamıyorsunuz” gibi yakınmalarla gelebilir. Bu aslında hastanın terapiste kendi iç gerçeğinin sahnesinde bir rol vermesidir. Terapist koşullar konusunda en başında hasta ile mutabık olup analitik yolculuğa böylece çıkar. Dolayısıyla başta bunları kabul eden hastanın seanslara geç kalması sadece dışarıda yaşanan zorluk ile ilgili değildir, içeride bir yerde terapiye gelmeyi etkileyen bilinç düzeyinde değil ama biliçdışı bağlamında bir zorluk olabilir. Belki de bu zorluk bir zamanlar bakımverenine ulaşmaya çalıştığı sırada bakım verenin onu görmediği, kabul etmediği, doyurmadığı yerdir. Bu tabii sözle temsil edilebilir, bir rüyayla gelebilir ya da bazı ruhsallıklarda eylem yoluyla gerçekleşir – seansa geç kalmak , seanstan yakınmak gibi- . Bu durumda analistin işi hastanın tepkilerini ve ifadelerini takip ederek onun ruhsallığında derinleşebilmek ve ruhsal yapının derinlerde kalmış izlere ulaşabilmeyi hedeflemektir. Bu bağlamda tekrar en önemli işaret edendir. Tekrarın peşine düşerek bilinçdışı yeniden sahnelenir ve keşfedilir. Şüphesiz onu tamamıyla anlamak ve keşfedebilmek pek mümkün olmayacaktır. Ancak bulunanlar bir “yeniden inşa”nın aracısı olabilecek kuvvete sahiptirler.

Robot bu bağlamda hastasının arzusunu anlayan bir terapisti çağrıştırır. Robotun çağrışımsal pek çok özelliği de terapisti andırmaktadır: Tavuskuşu kuyruğunu andıran gözleri vardır, Argos’un hiç kapanmayan her şeyi görmeye çalışan gözlerini anımsatmaktadır. Tıpkı bir terapistin olandan fazlasını görmeye dair arzusu gibi, robotun sesi bir kadın sesi olmasına rağmen tavuskuşu bir erkek canlıdır. Dolayısıyla terapistin çift cinsiyetliliğine ya da cinsiyetsizliğine işaret eder. Yine tavuskuşu islamda Adem, Havva ve Yılan ile birlikte cennetten kovulandır. Bizansta ise güzellik, ölümsüzlük, yeniden doğuş inancı ve günahlardan arınmak gibi sembolik değerleri barındırır. Dolayısıyla bu toprakların hem günahkarı hem de günah tutumayanı diyebiliriz kendisine. Terapi odasının günahkar olan ama bir yandan da günah tutmayan terapistleri gibi…

Robot bir terapist olarak düşünüldüğünde hastanın fantezisi, aktarımı ile baştan çıkmıştır diyebiliriz. Bir bakım veren olarak ona, onun ondan istediği gibi, mükemmeli sunmaya çalışır. Mükemmel bir terapist ve mükemmel bir bakımveren olmaya çalışır. Ne var ki bunu belli ki bu galakside bulmak çok güçtür. Tıpkı bir terapi odasında bulmanın imkansız olması gibi. Böylece karakterin biliçdışı arzusu olan robot ile bilinçli tarafı olan kendi robotu ve hiç görmediğimiz kendisi arasında bir tekrara düşülür ki bu da hem kuramdan hem de pratikten oldukça aşina olduğumuz bir tekrardır. Öyleyse film için de hastalar için de o meşhur lafı hatırlatmanın tam sırası: “bu bir süreç”… Tıpkı filmin de hissettirdiği gibi, bir sonrakinde tekrar olacak mı ve olacaksa da ne getirecek hiçbir zaman devam etmeden bilemeyiz.