Açılışta filmin ana karakteri olan Leda’nın bir deniz kenarına varıp çöktüğünü/yığıldığını görürüz. Sonraki sahnede Leda bir tatile çıkmıştır ve yarısı kitap dolu valizi ile Yunanistan’a varır. Evine yerleştikten sonra kendisini Ege’nin (film Spetses Adası’nda çekilir) sularına bırakır. Leda’nın suyun içindeki hareketlerini ve yüzündeki memnun ifadeyi gördüğümüzde, ana rahmindeki bir bebek temsili zihnimizi kuşatıverir. Sonradan çeviri bilimi profesörü olduğunu öğreneceğimiz Leda, sudan çıktıktan sonra sahilde gördüğü anne kızı izlemeye başlar. Anne kucağında çocuğu ve çocuğunun kucağında oyuncak bebeği ile şezlongda oturmaktadır. Leda’nın gördüğü bu sahne adeta “anne kız ilişkisi” gizil içerikli Tematik Algı Testi-7GF kartının ve aslında filmin senaryosunun ultrasonu gibidir.
Annenin ismi Nina’dır ve Leda onun adını duyduğunda önündeki çalışma kağıtlarına ismi not alır. Görürüz ki İlahi Komedyanın Cennet bölümünün giriş kısmını çalışmaktadır ve sayfanın diğer ucunda birinci kantonun 100. Satırı vardır;
“Her yaratık içinde bulunduğu koşula göre
ilkesinin az ya da çok yakınında yer alır;
her birinin büyük varlık denizinde
kendisine verilen içgüdüyle
bir başka limana gitmesi bundandır.”
İşareti takip edelim ve Leda’nın kendi koşullarına göre oluşan ilkeleriyle, anneliğin hangi limanlarına gittiğini anlamaya çalışalım: Elena’nın, annesi Nina’yı ve bebeğini şenzloglarda denizden aldığı suyla ıslattığını gören Leda, gördükleri karşısında fenalaşır ve orayı terk eder. Biraz sakinleştikten sonra aklına kızları ile beraber portakal soyduğu zaman gelir, bu aralarında bir oyun gibidir; “Don’t let it break, peel it like a snake”-tekrarlı-. Filmin açılışınsa Leda’nın çökmesi (breakdown), sonrasında yaşadığı ruhsal çöküş ve nihayetinde aklına gelen “Don’t let it break” telkini Winnicott’un “Çöküş Korkusu” makalesini akla düşürmektedir.
Winnicott yaşamının son yılında kaleme aldığı “Fear of Breakdown” (1974)’da çöküş korkusunun, daha önce yaşanmış bir çöküşün korkusu olduğunu iddia eder. Hastanın korkusu daha önce yaşanmış ancak deneyimlenmemiş ısdırabın korkusudur. Annenin yardımcı benlik desteğini alamadığı, kolaylaştırıcı ortamın (object-presenting, handling, holding) sağlanmadığı yerde çocuğun benliği yeterince olgun olmadığından deneyim içselleştirilemez ve hastanın geçmişe ait bir ayrıntı tarafından kaygılanmaya devam ettiği görülür.
Kız çocuklarının da bebeklerine annelik yaptığı ve kadraja giren bütün kadınların anneliğin belirli aşamalarından geldiği limanı izlerken evrensel olarak annelikle özdeşleştirilmiş olan şefkatten neredeyse eser göremeyiz. Nina’nın ailesiyle, limanda çalışan Will ile ve evin bakıcılığını yapan Lyle ile kurduğu ilişkilerin bilinmezliğinden aynı zamanda Leda’nın limana-rahme gidiş gelişlerinde kat ettiği orman yolunda hakim olan tekinsizlik ve endişeden olsa gerek film bittiğinde zihnim birinci kantoya bakmak için İlahi Komedyanın – Cehennem bölümüne gitti:
“Yaşam yolumuzun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi, çünkü doğru yol yitmişti.”
Ve böylece bir düşünce sürçmesi ile diyelim, cennetten cehenneme doğru ilerleyen, Dante’nin tersine bir akış belirdi zihnimde ve bu Winnicott’un çöküş korkusundan muzdarip kişinin ruhsal yapılanmasına denk düşmektedir. Leda’nın Elenayı kaybolduğu yerde bulup ailesine teslim ettikten sonra onun bebeğini almış olması ve dahası onu almasına şaşırması Winnicott’un ilkel ısdıraplarından birincil narsisizm yanılsamasına işaret etmektedir. Ben ile öteki arasındaki ayırımın zorlaştığı ve bir diğerinin tasarımının zorlandığı yerde, ailenin bütün kaosuna ve Nina’nın yaşadığı zorluğa şahitlik etmesine rağmen kendi meselesinden gözlerini çeviremez. Korku kök salmaya başlar. Gök gürültüsünden, deniz fenerinden, kozalaktan tedirgin olur. Uykular yataktan taşar ve baygınlıklar başlar. Çünkü bir kez çöküş korkusu kendini gösterdiğinde korkulan ormanın karanlığı olmamaktadır artık, nereye giderseniz gidin iç karanlığınızın dinmeyeceğine dair inançtır ve bu inançtan uzaklaşmak ona aldığımız mesafe ile ters orantılıdır. Tıpkı korkulan çöküşün şimdi yaşanmadığı, geride bir yerde yaşandığı ancak deneyimlenmediği ve deneyiminden kaçıldığında yaşandığı gibi.
Çöküş korkusu psikotik fenomenlerde benlik örgütlenmesinin çöküşüne karşı bir savunmadır der Winnicott ve bu durumda bireyin olgunlaşma sürecinin tersine döndüğünü ifade eder. Klinik ortamda bu, analist ile analizan arasında gelişen aktarım ilişkisi içerisinde çözülür. Analizan henüz deneyimlenmemiş olmasına rağmen geçmişte gerçekleşmiş olanın kabulüne hazır olduğunda, aktarım ilişkisi içerisinde kolaylaştırıcı çevrenin başarısızlığını, kendi tümgüçlülüğünün alanında toplayabilir / kapsayabilir, destekleyebilir. Leda içinse bu Mini Mina’sına geri dönerek gerçekleşir.
Mina, Leda’nın küçükken oynadığı bez bebeğidir ve onu iki çocuğuyla birden ilgilenmek durumunda olduğunda Bianca’ya verir: sen küçük anne ile oyna der. Bianca’nın Mina’yı tahrip ettiğini ve boyayıp karaladığını gördüğünde ise onun kendi bebeği olduğunu ve Bianca’nın onu mahvettiğini söyleyerek camdan dışarı atar. Öyleyse aslında Mina’nın bir vakitler Leda için de bir anne ikamesi olduğunu düşünmek çok spekülatif olmayacaktır. Yine de Mina’sına yeniden kavuşan ve onu giydirip süsleyen, ona sarılıp uyuyan, onu temizleyen Leda; bir yandan gerçekliğini ve diğer taraftan da psikosomatik birliğini sorgulatmaktadır. Yolda yürüyemeyeceği kadar diz ağrıları, derin uykulara sebep olabilecek fiziksel yorgunluklar, yemek yemeği unutmalar…Hem çocuklaşmakta hem de ısdırapları daha görünür olmaktadır; tıpkı Elena’nın bebeği gibi ya da bir zamanlar Mima’nın olduğu gibi. İçi dolmuş, bakımsız, hoyrat davranılmış, “kayıp” kız/kız çocuğu… Fakat elbette şimdi temizlenebilir, yeni kıyafetler giydirilebilir ve saçları taranabilir. Leda kendi kendisine/kayıp kız çocuğuna ya da kayıp bebeğe bir kolaylaştırıcı ortam sunmaya çalışıyor gibidir ancak bu yeterli olmadığında ortaya çıkan çöküş ya da çöküşün ortaya çıkması endişesi hükmünü sürmektedir.
Leda’nın annesi ile ilgili film boyunca çok kısıtlı bilgi alabiliyoruz. Çocuklarına annesinin bakmasını eşi teklif ettiğinde, “kendini kurtardığı yere çocuklarını bırakmak” fikrinin onu ne kadar öfkelendirdiğini görüyoruz. Nina’ya çocuklarını bıraktıktan üç sene sonra onları özlediği için geri döndüğünü söyledikten sonra; “çok bencil biriyimdir” diye ekliyor. Son konuşmaları olduğu belli konuşmada Nina, Leda’nın bebeği “oynamak” için aldığını ve onun yaşadığı durumu umursamadığını fark ettiğinde ona zarar veriyor. Biz zamanlar Leda’nın ona aldığı tokayı karnına saplıyor. Tıpkı Bianca’nın annesi onunla oynamadığı ve ilgilenmediği için Mina’sını karalaması ve zarar vermesi gibi.
Winnicott makalesinde “korkulan şey deneyimlenmedikçe bir son yoktur” diyor. Çöküş korkusu yaşayan kişi için tek yol çöküşü (fiziksel ve ruhsal) yaşamaktır. Nina’nın karşısında oynamak istediği için bebeği aldığını gözleri dolu dolu söyleyen Leda bütün bu anneler arasında ,ve annesinin yokluğunda elbette, Mima aracılığıyla geçmiş ayrıntıyı şimdiki zamanda aktarım/ikame aracılığıyla deneyimliyor diyebiliriz.
Çöker… Ancak bu sefer yüzüne vuran sularla bir deniz kenarında uyanır. Filmin başında suyun içinde rahimde bir bebek gibi görünen Leda, suyun yüzüne çarpması ile uyanır. Bir doğum sahnesine oldukça yakın bu uyanış korkulan çöküşle karşılaşmadan sonradır; fiziksel olarak. Çöküş korkusu devamlı bir savunmayı getirebilir, karakter bağlamında agresif savunmalar düşünülebilir. Çöküşün kendisi ise kendi kendine tahammül edebilme kapasinin sınırlarını gösterir. Suçluluk ve buna bağlı agresyon dışarıda kalmıştır. Artık korkmaya gerek yoktur ve bir portakal bıçaksız da soyulabilir, çocuklarla endişelenmeden iletişim kurulabilir.
Yönetmenin filmin başına dönmesi gibi, ben de yazının başına dönmek istiyorum burada. Dante’nin cennet kantosundaki liman geliyor aklıma ve Leda bir limana doğuyor. Cennet zaten pek tabii annelerin ayaklarının altında. Peki bu cennet ayakların altında bir yerlerdeyse, anneler nerede yaşar? Leda’nın karanlık ormanlarında mı?